BEŞ GÜNDE POLONYA

Her ne kadar uzun vadeli planlarımız içinde bir Polonya gezisi yok idiyse de, Varşova’da gerçekleşecek Rammstein konseri sebebiyle, bu güzel ülkeyi de görmüş olduk. İyi ki de görmüşüz…

Uçak biletlerinin oldukça fahiş fiyatlara yükselmesi sebebiyle, sadece iki günlüğüne Varşova’ya gidip gelmeyelim, acaba Berlin – Varşova rotası mı izleyelim diye düşünmüştük. Biraz araştırınca Krakow’un çok güzel bir şehir olduğunu, Auschwitz Nazi kampı ve Wieliczka Tuz Madeninin Krakow’a çok yakın mesafede olduğunu öğrendik. Bu nedenle gezimizi Krakow ve Varşova olmak üzere ikiye böldük.

Türkiye’den hem Varşova’ya hem de Krakow’a direkt uçuşlar bulunuyor. Araç kiralayacağımız ve aracı kiraladığımız yere teslim etmek daha ekonomik olduğu için uçağımızı gidiş dönüş Varşova olarak satın aldık. Sabah erken saatte Warsaw Chopin Havaalanına varıp, işlemlerimizi tamamladıktan sonra havaalanından kiraladığımız araç ile direkt Krakow’a doğru yol aldık.

GENEL :

Resmi adıyla Polonya Cumhuriyeti bir kuzey Avrupa ülkesi. Almanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Ukrayna, Rusya ve Belarus ‘la sınır komşusu. Kuzeyinde bulunan Baltık Denizi sayesinde denizle de bağlantısı olan bu ülke, yaklaşık 40 milyonluk nüfusuyla Avrupa’nın kalabalık ülkelerinden biri. 312.000 km.lik yüzölçümü ile de Polonya Avrupa’nın en büyük dokuzuncu ülkesi durumunda.

Polonya 16. ve 17. yüzyıl boyunca Osmanlıların düzenli akınlarıyla ve Rusya’nın ve İsveç’in işgalleriyle mücadele etmiştir. Polonya her ne kadar 1699 yılında Osmanlılarla imzalanan Karlofça anlaşmasıyla Osmanlıların elindeki toprakları geri almışsa da, Rusya, Avusturya ve Prusya’nın işgal ve saldırılarına dayanamayarak, 1795 yılında 100 yıl sürecek şekilde tarih sahnesinden silinmiştir. 1917 devrimi ile Rusya’yı ele geçiren Bolşevikler, ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi gerektiği düşüncesiyle, Polonya’nın bağımsızlığını tanımışlardır. Ancak Polonya Rusya’nın bu tutumuna, o dönem Rusya toprağı olan Belarus ve Ukrayna topraklarına saldırarak cevap vermiş, 1919-1921 yıllarında SSCB ve Polonya arasında savaş çıkmıştır. Batılı devletlerce desteklenen Polonya, Kızıl Orduyu yenerek 1921’de Riga Antlaşması’yla doğu sınırını da çizmiştir.

Krakow Market Square

Her ne kadar Polonya İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalmaya çalışsa ve Almanya ile saldırmazlık paktı imzalamış olsa da, Almanya’nın ilk saldırdığı ülke olmaktan kurtulamamıştır. SSCB de geri kalmayıp, Polonya’nın doğu bölgesini işgal etmiştir. 1941 yılı itibarı ile, Polonya’da Yahudi avı başlatılmış ve üç milyon Yahudi Auschwitz, Treblinka, Chelmno kamplarında öldürülmüştür. Savaş bittiğinde her ne kadar Fransa ve İngiltere Polonya’nın bağımsızlığını kabul etmiş olsa da, Polonya İkinci Dünya Savaşı sonunda doğu bölgesindeki büyük miktarda toprağını SSCB’ne kaptırmıştır.

1990 yılında Polonya’da komünist rejim yıkılmış, ülke demokratik sisteme geçmiştir. Polonya 2004 yılından beri Avrupa Birliği üyesidir.

Polonya’nın %90’u katolik hristiyan olup, Avrupa’nın en dindar ülkesidir. Polonyalılar için Krakow Kardinali II.Jean Paul’un Papa seçilmesi büyük bir gurur sebebidir. Ülkenin en büyük değerlerinden biri de besteci müzisyen Fredric Chopin’dir. Ayrıca ünlü yönetmen ve senarist Roman Polanski’de (soyadından da anlaşılacağı üzere) Polonyalıdır.

KRAKOW :

Polonya’nın en eski üç şehrinden biri olan Krakow, 1.7 milyonluk nüfusuyla oldukça büyük ve Polonya eski krallarının bu şehirde oturmuş olmaları, şehrin eski bir başkent olması sebebiyle de köklü ve kadim bir şehir.

Varşova’dan Krakow araçla yaklaşık 3.5 saat (290 km) sürüyor. Otobanlar geniş. Trafik şehre yaklaştıkça yoğunlaşıyor. Seçtiğimiz otel ( Hotel Pod Wawelem) Vistül nehri kenarında ve Wawel kalesinin hemen yanı başında olması sebebiyle muhteşem bir konuma sahipti. Üstelik hem Old Town’a hem de Yahudi mahallesi Kazimierz’e on dakika yürüme mesafesindeydi. Otel hijyeni ve çok çeşit sunan kahvaltısıyla da gayet başarılıydı. Terastaki roof bar harika manzarasıyla hem bir şeyler içebileceğiniz hem de yemek yiyebileceğiniz bir bistro. Otelin tek kusuru standart odaların hava boşluğuna bakmasıydı. Biraz klostrofobik bir durum olması sebebiyle odayı upgrade etmek istediysem de diğer odaların dolu olduğu söylendi. Mecburen bu duruma katlandık. Otelin ücretsiz otopark hizmeti de var.

Hotel Pod Wawelem terasından Vistül Nehri manzarası

Krakow büyük bir şehir olmasına karşın, turistik bölgesi bir tam günde gezilebilecek büyüklükte. Kolaylık olması bakımından Krakow’da gezilecek bölgeleri ikiye ayırabiliriz. İlki şehrin kalbi ‘Old Town’, ikincisi de Yahudi gettosu ‘Kazimierz’. Old Town ile Kazimierz birbirine on dakika yürüme mesafesinde. Bu iki bölge dışında Vistül nehri kenarında yürüyüş yapılabilir, Planty Park‘ta vakit geçirilebilir, bir de şehrin ihtişamlı kalesi ‘Wawel Castle‘ gezilebilir. 17.yüzyılda tamamlanan bu yapı kompleksi, iki asır boyunca krallara ev sahipliği yapmış. Bu kompleksin bir kısmı müzeye dönüştürülmüş ve kraliyet mücevherleri ve porselenler gibi değerli eserler müzede sergileniyor. Biz kaleyi gezemedik çünkü Krakow’a ayırdığımız iki gün bu ziyaret için yeterli değildi.

İlk günümüzde cıvıl cıvıl parklarla çevrili nehir kenarında yürüyerek, Kazimierz bölgesine doğru yol aldık. Kazimierz 15.yüzyılda Yahudilerin yerleştirildiği bir getto. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların kamplara yolladığı Yahudilerin çoğu bu bölgeden alınmış. Bu nedenle, ‘Schindler’s List’ filminin bazı bölümleri bu bölgede çekilmiş. İkinci Dünya Savaşından önce 60.000 Yahudinin yaşadığı bölgede, günümüzde Yahudi nüfusu 300’e kadar düşmüş. Şimdilerde bohem bir semt haline gelen getto, onlarca sokak cafesi, pubları, kitapçılarıyla canlı ve keyifli bir bölge olmuş. Filmde Yahudilerin bavullarının yerlere saçıldığı o ünlü sahneden hatırlayacağınız Schindler’s List Passage , Yahudi Sinagogu ve Plac Nowy (Nowy meydanı) görebileceğiniz yerler arasında.

Schindler’s List Passage

Old Town’a doğru yol aldığınızda büyük ihtimalle şehrin en işlek ve hareketli alışveriş caddesi ‘ Florianska Street ‘ üzerinden yürüyecek ve doğruca ‘ Rynek Glowny ‘ (Market Square) meydanına çıkacaksınız. Avrupa’da her tarihi şehrin bir eski şehri ve büyük bir meydanı vardır. Lakin bu meydan gördüğüm en geniş ve heybetli meydanlardan biriydi. Meydanın tam ortasında bulunan ve meydanı ikiye bölen ‘Krakow Cloth Hall’ bile Rynek Glowny’ nin genişliğini ortadan kaldırmamıştı. Avrupa’daki ortaçağ mimarisinin ileri görüşüne ve tarihe verilen değere bir kez daha gıpta ederek ve bizde niye böyle meydanlar yok diye hayıflanarak gezdim Krakow Old Town’ı. İkinci Dünya Savaşı’nda tarumar olan kentin, küllerinden yeniden doğuşunu hayranlıkla seyrettim. Old Town turu yapabileceğiniz ve heybetli, bakımlı atların çektiği at arabaları da meydana ayrı bir güzellik katmış.

Krakow Cloth Hall, 14.yüzyılda pazar alanı olarak inşa edilmiş, 16.yüzyılda yapılan yenileme çalışmaları sonrası baloların ve kraliyet kutlamalarının yapıldığı bir yapı haline gelmiş. Günümüzde müze olan yapıda, 15 – 19 yüzyıl arasında yapılan sanat eserleri sergileniyor. Yapının giriş katında ise hediyelik eşya ve yiyecek satan seyyar tezgahlar bulunuyor.

Krakow Cloth Hall

Meydanda diğer dikkat çekici yapılardan biri de St.Mary’s Basilica. Tatar saldırıları sonucunda yıkılan eski kilisenin üzerine 14.yüzyılda inşa edilen gotik yapıya giriş ücretli.

Meydanda dikkat çekici yapılardan biri olan ve tek başına dikilen kule, bakımsızlıktan yıkılan Belediye Binasına ait ve 13.yüzyılda inşa edilmiş olan Town Hall Tower. Her nasılsa hasar görmeden günümüze kadar gelen bu gotik kule, şehrin ana meydanını süslemektedir. Kulenin tepesi, old town manzarasını en iyi seyredebileceğiniz yerdir. Basamakları tırmanmak bedava, giriş ise ücretli.

Her ne kadar şehrin ana meydanı genişse de Old Town küçük bir bölge. İlginç olan Old Town’ın etrafının tamamen Planty Park ile çevrili ve yemyeşil olması. Old Town’un güney ucunu Wawel Castle olarak kabul ettiğimizde, kuzey ucunda şehrin ana giriş kapısı olan St.Florian’s Gate bulunmakta. Sonradan şehre başka giriş kapıları inşa edilmiş ise de, Kraliyet ailesi ve resmi görevliler şehre girerken daima bu kapıyı kullanır, Krakow’s Royal Road, St.Florian’s Street, Market Square, Castle Street’i takip ederek, güney bölgesindeki ikametgahları Krakow Castle’a varırlarmış. St.Florian’s Gate’in hemen dış kapısında gözünüze çarpacak olan yapı ise Krakow Barbican. Burası şehir surlarını takviye eden bir karakol ve gözetleme kulesi olarak inşa edilmiş. Günümüzde bazı akşamlar yapı içerisinde ses ve ışık gösterileri yapılmakta imiş. Old Town’da başlıca dikkat çekecek yapılar bunlar. Kiliseler ilginizi çekiyorsa ana meydanda bulunan Church of St. Barbara In Krakow ile Kraliyet Yolu üzerinde kalan Church Of St. John the Baptist ve John the Evangelist de ziyaret edilebilir.

Wawel Castle

Krakow Castle yakınlarında iseniz ve Schindler’s List filmini izlemişseniz, filmde bol bol görülen Schindler’s Factory binasını da ziyaret edebilirsiniz. Fabrikaya kısıtlı sayıda ziyaretçi alınıyor ve önceden online bilet almak mantıklı olabilir.

AUSCHWİTZ – BİRKENAU TOPLAMA KAMPI :

Krakow seyahatinin ikinci günü sabahı Auschwitz toplama kampına, öğleden sonrasını da Wieliczka Tuz Madenine ayırdık. Evet yorucu oldu ama geçirdiğimiz en verimli günlerden biriydi. Paha biçilmez iki deneyim yaşamış olduk. Online biletlerimizi önceden alıp, İngilizce Rehberli tura katıldık. Zaten toplama kampı ancak rehber eşliğinde gezilebiliyor. Türkçe rehberlik hizmeti ne yazık ki yok. Auschwitz-Birkenau kampı turu 3 saat, Wieliczka Tuz Madeni turu ise 2 saat sürüyor.

Auschwitz- Birkenau toplama kampı, internet sitelerinde tek bir kamp gibi görünüyor olması sebebiyle acaba bu kamp iki isimle mi anılıyor diye tereddüt etmiştim. Ne yazık ki gitmeden önce okuduğum gezi bloglarında da bu konuda net ve açıklayıcı bilgi bulamamıştım. Bu nedenle öncelikle bu konuya açıklık kavuşturmak isterim. Auschwitz toplama kampı, giriş kapısında o meşhur ‘ Arbeit Macht Frei‘ yani ‘Çalışmak Özgürleştir’ tabelası bulunan ilk kamp. Bu kamp aslen ordu için yapılan bir kışla iken, Almanların Yahudileri yok etme fikirlerinin olgunlaşmasıyla birlikte toplama kampına dönüştürülmüş. Zaman içinde daha fazla Yahudinin toplama kamplarına alınmaya başlaması ve bu durumun bir soykırıma dönüşmesi ile birlikte, Auschwitz yetersiz kalmış ve Almanlar bu kamptaki tecrübelerini de esas alarak sistematik bir ölüm kampı olan Birkenau toplama kampını inşa etmişler. İki kamp arası 2 km. İki turu birlikte satın aldığınız takdirde, (ki mutlaka öyle yapmalısınız) Auschwitz toplama kampı turu bitiminde 15 dakika ihtiyaç molası veriliyor, akabinde rehberinizin işaret ettiği otobüs durağından otobüse binerek Birkenau toplama kampına gidiyorsunuz. Dönüşte yine otobüsle aynı durakta iniyorsunuz. Bu açıklama ışığında detaylara geçmek isterim.

Auscwitz Toplama Kampı girişi – Çalışmak Özgürleştirir tabelası

Auschwitz Kampına varan Yahudiler, kamp girişinde ilk önce marşlar çalan bir bando ile karşılanır, sonra da ‘Çalışmak Özgürleştirir’ yazılı tabelanın altından kampa giriş yaparlarmış. Amaç tabii ki herhangi bir isyana mahal vermemek ve Yahudileri bu kampta savaş bitinceye kadar çalışacaklarına inandırmakmış. Ne yazık ki kampa girdikten çok kısa süre sonra bunun böyle olmadığı anlaşılacaksa da artık iş işten geçmiştir. Çalışamayacak durumda olanlar, yaşlılar ve engelliler ayrıldıktan sonra geri kalanlar saçları traş edildikten, damgalandıktan ve tek tip üniformaları giydirildikten sonra, hiç de insani koşulların bulunmadığı koğuşlara alınmış, elverişsiz sağlık koşulları, az yemek, ağır çalışma, soğuk vs gibi sebeplerle de (tabii krematoryuma gönderilmez ya da kurşuna dizilmezlerse) bir kaç ay içinde kampta hayatlarını kaybetmişlerdir. Bazı blokları rehberin açıklamaları eşliğinde ve kulaklık takarak tek tek gezdik. Koridorlar dar olduğu için bazı odalara arka arkaya ve sırayla girip çıktık. Eşyaları kaybolmasın diye üzerine isim ve adreslerini yazdıkları bavullarını, ayakkabı yığınlarını, başlarına gelecekleri bilmedikleri için yanlarına aldıkları kap kacakları, çocuk kıyafetlerini gördük. Ancak beni en çok etkileyen ve sarsan, kesilmiş tonlarca saç yığınlarının arasındaki bir çift kurdeleli sarı saç buklesi oldu. Bir çocuğa ait olduğu anlaşılan saç buklesi, çocuğa bile insan gözüyle bakmayan zihniyetin, yetişkinlere neler yapabileceğinin deliliydi çünkü. Keza sonraki koridorda saçları kazınıp üniforma giydirildikten sonra kayıt altına alınan insanların fotoğraflarını gördük. Hepsinin yüzünde korku, umutsuzluk ve aşağılanma ifadesi vardı. Hepsi kampa getirildikten 3-5 ay sonra ölmüş ya da öldürülmüştü.

Kaçmaya çalışan ya da itaat etmeyenlerin işkenceyle öldürüldüğü 11 nolu blok, gördüğüm en sarsıcı yerlerden biri oldu. Kapkaranlık odalarda açlıktan ölmeye mahkum edilmiş, daracık odalarda ayakta durmaya zorlanmış insanlar büyük acılarla hayatlarını kaybetmişler. 10 numaralı Tıbbi deneyler bloğu ile 11 nolu işkence bloğu arasında ise mahkumların kurşuna dizildiği bir avlu bulunuyor. Auschwitz Kampında Almanların yok etmeye fırsat bulamadıkları bir gaz odası ve hemen arka odasında cesetlerin yakıldığı krematoryumu tüm detaylarıyla geziyorsunuz. Hayret verici olan, Toplama Kampından sorumlu Nazi general Rudolf Franz Höss’ün karısı ve çocukları ile birlikte bu krematoryumun hemen karşısındaki büyük evde yaşamış olması. Ne manidar ki, en az bir milyon insanın ölümünde parmağı olan general, 1947 yılında yakalanmaktan ve krematoryumun önünde asılarak öldürülmekten kaçamamış.

Auschwitz-Birkenau denince akla gelen en dehşet verici kanlı karakterlerden biri olan Doktor Josef Mengele, 1943 yılından itibaren bu kamplarda çocuklar da dahil olmak üzere mahkumlara anestezi uygulamaksızın insanlık dışı deneyler uygulamış, bu deneyler sonucu insanların ağır acılar çekerek ölmesine ya da sakat kalmasına sebep olmuştur. Kampa yeni gelenleri eleyen bu canavar, iki milyon kişinin ölümünden sorumlu tutulmasına rağmen, Mossad ajanları tarafından bir türlü yakalanamamış, 1979 yılında Brezilya’da yüzerken geçirdiği inme sebebiyle boğularak can vermiş. Mengele’nin korkunç deneylerini gerçekleştirdiği 10.blok, her nedense bize gezdirilmedi. Belki de daha hayırlı oldu, muhtemelen etkisinden hiç çıkamayacaktım.

Birkenau Toplama Kampı Giriş kapısı

Sonraki durağımız olan Birkenau Toplama Kampı, pek çok filmden aşina olduğumuz bir kamp. Ölümün sistematik bir hale gelmesi ve diğer kampın yeterli gelmemesi sebebiyle planlı bir şekilde inşa edilen kampın etrafındaki tüm yerleşim bölgeleri, Nazilerin vahşetine tanık olunmaması için boşaltılmış. Her yanı kapalı vagonların içinde, aç susuz tıklım tıklım insan grupları düzenli olarak bu kampa getirilir, mahkumlar iner inmez işlerine yaramayacak olanlar elenerek, krematoryumlara gönderilir, çalışacak olanlarda onlarca ilkel barakaya doldurulduktan sonra açlıktan, hastalıktan, kötü muameleden ölmeyi beklermiş. Daha vagonların içinde susuzluktan ya da havasızlıktan ölenler oluyormuş. Naziler bu işi öylesine ciddiye almışlar ki, tren raylarını doğrudan kampın içine kadar döşemişler. Çeşitli bölgelerden toplanan mahkumlar, yolda ölmezler ise, kendilerini korkunç bir ölüm kampının içinde buluyorlarmış. Isıtma tertibatının olmadığı buz gibi barakaların tahta ranzalarında, Polonya’nın dondurucu soğuğundan korunmak için dörder beşer yatan bu insanlar, günde bir kez su gibi bir çorbayla günü geçirip, günde 10 saat çalıştırılarak hayatta kalmaya çalışmışlar. Sonuç olarak bu kampta bir milyonu Yahudi olmak üzere 1.1 milyon insan öldürülmüş. Tüm toplama kamplarında ise toplamda 6 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Naziler kaçarken delilleri yok etmek için pek çok belgeyi yakmış ve Birkenau’da bulunan krematoryumları bomba ile imha etmeye çalışmışlar ise de, gerçekler gün yüzü gibi ortada. Auschwitz’de yaşananlar tarihte ne ilk ne de son yaşanan vahşet. Ama kesin olan şu ki, insanın bir başka insana nasıl zulmettiğini bu denli net delillerle görebileceğiniz başka bir ölüm müzesi yok.

Birkenau Toplama Kampı – Tahta ranzalar

WİELİCZKA TUZ MADENİ :

Bir tuz madeni nasıl böylesine hayranlık uyandıracak denli görkemli ve turistik hale getirilebilir, ülkece ders almalıyız bence. Madendeki çökmeler ve tuzun ekonomik getirisinin günümüzde az olması sebebiyle 1996 yılında tamamen kapatılan maden, turizme açılarak bir başka yönden kazanç kapısı haline gelmiş. Maden öyle incelikli detaylarla turistler için konforlu hale getirilmiş ki, yerin 135 metre altına girmekte hiç tereddüt etmiyorsunuz, üstüne para verip bir de mutlu mutlu ayrılıyorsunuz. Aşırı klostrofobikler ve yürüme güçlüğü çekenler hariç herkesin, çocukların dahi rahatlıkla gezebileceği bir maden burası. Kısa süren bir bilet sırasından sonra, 20 kişilik bir grubu İngilizce konuşan bir rehber teslim alıyor. Sonrasında ahşap basamaklardan 20 kat yürüyerek iniyorsunuz ve uzun ve keyifli bir yürüyüş başlıyor.

Wieliczka Dünyada insan yapısı olan hayret verici mekanlardan biri. Madenin tarihi ortaçağa kadar uzanıyor. O dönemlerde yiyecekler tuzla korunduğu için (salamura) , tuz ‘beyaz altın’ olarak adlandırılıyordu. 14.yüzyılda Wieliczka tuz madeninin bulunmasıyla Polonya ekonomisinde büyük bir hareketlilik olmuştu. Maden o dönemde bile öylesine ünlüydü ki, 1493 yılında Mikolaj Kopernik tuz madenini ziyaret etmiş ve ziyaretin anısına Kopernik’in tuzdan bir heykeli adını taşıyan galeriye yerleştirilmiştir. Heykel halen aynı yerdedir. 16.yüzyılda geometrinin gelişmesiyle madendeki hareketlenme de artmıştır. Polonyalılar geliştirdikleri teknoloji ile artık daha fazla işçi çalıştırmakta daha fazla galeri açmaktaydı. Haritalandırma tekniğinin de yardımıyla 17.yüzyılın ortalarında maden üçüncü seviyeye kadar ulaşmıştır.1772’de Rusya-Avusturya ve Prusya, Polonya’yı yüz yıl boyunca tarih sahnesinden silmişlerdir. Ancak madenin yeni sahibi olan Avusturyalıların madene olan ilgisi artarak sürmüş ve inanılmaz ama 1868 yılından itibaren madene turistik seferler başlamıştır. Atlı demiryolu ile yapılan bu gezilerde, turistlere nefes kesici gösteriler de yapılıyordu. 1.Dünya Savaşı sonrası madenin işletmesi yeniden Polonyalılara geçmiştir. İki dünya savaşı arasında madeni gezenlerin sayısı 120.000 kişi civarındadır. 1960’lı yıllarda ise maden artık 9.seviyeye kadar yükselmişti. Bu dönemlerde madeni korumanın endüstriyel tuz üretiminden daha önemli bir görev olduğu fikri filizlenmeye başlamıştı. Nihayet 1978 yılında maden Unesco Dünya Kültür ve Tabiat Mirası listesine girmiştir. 1996’da tuz üretimine son verilmesi kararı ile birlikte, maden yalnızca turistik ziyarete açıktır.

Kopernik Galerisi

Madenin kapatılması madencilerin artık yeraltında çalışmadığı anlamına gelmiyor tabii ki. Her gün birkaç yüz madenci turistlerin güvenli ziyareti için su sızıntılarını önleyen, boşlukları dolduran çalışmalar yapıyor. Hatta turistler için galeriler, tarihi odalar, kuyular yenileniyor. Dünya harikası bu maden her yıl iki milyon ziyaretçi tarafından görülüyor.

Maden her gün 07.30 – 19.30 arası açık. Rehberli tur iki saat sürüyor. Madendeki müzeyi de gezecek olursanız tur üç saate çıkabiliyor. Maden içerisinde kahve, yemek molası verebileceğiniz mekanlar var. Biletler kişi başı 69 Polonya Zlotisinden başlayan fiyatlarla satışa sunuluyor. Madendeki sıcaklık 18 derece. İnce bir hırka ya da mont işinizi rahatlıkla görüyor. Rota 3.5 km uzunluğunda. Ulaştığınız en derin nokta 135 metre. Tabii bu derinlik madeninin derinliği değil. Turistlerin en fazla 3. seviyeye inmesine izin var. Halbuki en dip seviyeye kadar daha 6 seviye daha bulunuyor. Maden ziyaretine Paderewski şaftından başlıyorsunuz ancak Regis Şaftından çıkış yapıyorsunuz. Bu demek ki, Wieliczka kasabasının bir yerinden girip başka bir noktasından çıkarak, kasabayı yerin altından tavaf etmiş oluyorsunuz 🙂 2021 yılına dek, engelliler için de bir şaft bulunuyormuş ancak bakım nedeniyle turlar belirli olmayan bir süreye dek askıya alınmış. Bir de madenci turları düzenleniyor. Bu turda ziyaretçiler madenci ekipmanları giyip, karanlık koridorlarda ilerliyor, ham galerileri ziyaret ediyor ve tuz çıkarma deneyimi yaşıyorlar.

Katedral

Oldukça geniş koridorlardan ilerleyerek bir galeriden diğerine giriş yapıyorsunuz. Koridorlar arasında hava akımı olması için ağır ahşap kapılar var. Her galeride tuzdan yapılmış heykellerle karşılaşıyorsunuz. Bazı galerilerde ses ve ışık gösterisi ile canlandırma yapılıyor. Bazı galerilerde de tuzun nasıl işlendiğine tanık oluyorsunuz. Müthiş güzellikte tuz gölleri de çıkıyor karşınıza. Bu göllerde kayık ile turistik geziler düzenleniyor iken, bir kayığın devrilip 7 turistin boğularak can vermesi sebebiyle kayıklar kaldırılmış. Madenin şüphesiz en etkileyici bölümü, tamamen tuzdan yapılmış katedral. Burada heykellerden, duvar resimlerine, yerdeki karolardan, tavandaki avizelere kadar her şey tuzdan yapılmış. Avizelerdeki tuz parçaları kristal görünümünü vermesi için, cam formunda kesilmiş. İsanın son akşam yemeği tablosunun tuzdan bir örneği soldaki duvarda göz alıyor.

Maden denilince aklımıza ilk gelen basık ve havasız dar mekanlar ise de Wieliczka’daki bazı galerilerde tavan yüksekliği 30 metreyi buluyor. Bu denli yüksek tavanlar, ahşap sütunlar ile güvenli hale getirilmiş. Turun sonunda rehber bir harita üzerinden dışarı nasıl çıkacağınızı anlatıp, ayrılıyor. Ama endişe etmeyin, içeride kaybolma ihtimali yok. Detaylı tabelalardan rahatlıkla çıkışa yönelebiliyorsunuz. Tur bittikten sonra ister müzeyi gezebilir, ister madendeki yer altı restoranında karnınızı doyurabilir, istersenizde bunların hiçbirini yapmadan 400 metre kadar yürüyüp sizi yukarı çıkaracak asansöre gidebilirsiniz. Asansörlerin başında görevli bulunuyor. 10 kişilik asansör bir dakika gibi kısa bir sürede sizi 135 metre yukarı çıkarıyor. Regis şaftından dışarı çıktığınız için kendinizi Wieliczka kasabasının başka bir noktasında buluyorsunuz. Wieliczka küçük ve şirin bir kasaba. Etrafta vakit geçirecek bir kaç cafe ve restoran da bulunuyor.

VARŞOVA :

Üçüncü gün kahvaltıdan sonra Krakow’dan ayrıldık. Varşova’daki otelimize yerleşmeden evvel, Varşova şehir merkezine bir kaç kilometre uzaklıktaki ‘ Designer Outlet Warszawa ‘ alışveriş merkezine gittik. Avrupa’daki pek çok açık hava avm örneğinin aksine ülkedeki soğuk hava koşulları nedeniyle kapalı olarak inşa edilmiş bu outlet, tek katlı ve pratik bir avm. İçinde Armani, Michael Kors, Furla, Karl Lagerfeld, Polo by Ralph Lauren gibi orta-üst segment markalar olduğu gibi, Türkiye’den aşina olduğumuz Adidas, Nike, Salomon, Lacoste, Benetton gibi markalarda var. Fiyatlar Türkiye’ye kıyasla hayli uygun. Örneğin Adidas’tan ayakkabı ve tişörtleri 1/3 fiyatına aldım.

Akşam saatlerinde Varşova’da konaklayacağımız ‘ İbis Styles Warszawa Centrum ‘ otele vardık. Otelimiz Old Town’a 3 kilometre yürüme mesafesinde olduğu için , eski şehir merkezine bazen yürüyerek bazen taksiyle gidip geldik. Konumu bakımından diğer otele göre daha dezavantajlı olmasına karşın, odaları daha büyük ve konforlu, kahvaltıları da çok çeşitliydi. Ayrıca gün boyunca kahve, taze meyve suları ve atıştırmalık ikramları mevcuttu.

Dördüncü ve beşinci günümüzü geçirdiğimiz Varşova Polonya’nın hem başkenti hem de en büyük şehri. Tıpkı Krakow gibi, Varşova’da Vistül nehri kenarına inşa edilmiş. şehrin metropol sınırları içindeki tüm nüfus 3.350.000. Varşova eski şehri Varşova ayaklanması sırasında büyük zarar görmüş, İkinci Dünya savaşı sırasında ise Alman ordusu tarafından sistematik olarak havaya uçurulmuştur. Yüzde sekseni yok olan şehir için yeniden küllerinden doğması sebebiyle anka kuşu benzetmesi yapılıyor. Orijinal haliyle tekrar ayağa kaldırılan eski şehir, 1980 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Kraliyet Şatosu ve Kale Meydanı

Varşova büyük bir şehir olmasına rağmen, tarihi eski şehir tıpkı Krakow’da olduğu gibi 1-2 gün içinde gezilebilecek kadar küçük. Örneğin Old Town’ı bir baştan bir başa 50-60 dakika içinde yürüyebilirsiniz. Çok güzel bir şehir olmasına rağmen, Krakow bana daha gösterişli geldi. Tabii bu benim şahsi fikrim.

Varşova Old Town- Stare Miasto gezisine ünlü Krakowskie Street ile başlayın derim. Birbirinden güzel taş binaların süslediği bu geniş caddede, sağlı sollu cafe ve restoranlar bulunuyor. Başkanlık Sarayı ve Varşova Üniversitesi’nin yanı sıra Kutsal Haç Kilisesini de bu caddede görebilirsiniz. Yaklaşık bir kilometre uzunluğundaki bu caddenin sonunda karşınıza kiremit renkli The Royal Castle Kraliyet Şatosu çıkacak. 13.yüzyılın kalesi, 14.yüzyılın eski kraliyet ikametgahı günümüzde sanat eserleri ve mobilya koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Kraliyet şatosunun bulunduğu büyük meydan Kale Meydanı olarak anılıyor. Meydanın ortasındaki Zygmunt Sütunu, eski Polonya kralı Zygmunt Waza’nın heykelini taşıyor. Kale Meydanında bulunan Observation Deck – manzara seyir terası, meydanın ve eski kentin panoramik bir manzarasını sunuyor. Gözlem yeri St.Anne Kilisesinin hemen yanındaki kulede yer alıyor. Meydandan eski şehrin içine doğru yürüdüğünüzde karşınıza bir meydan daha çıkacak. Günümüzde cafe ve restoranlarla bezeli bu meydan, Old Town Market Square – eski şehir market alanı. Meydanın tam ortasındaki bronz Denizkızı Heykeli, meydana zerafet katıyor. Meydanın kuzey tarafında Varşova Tarih Müzesi bulunmakta. Bu meydanı da geçip eski şehrin derinliklerine doğru ilerleyince kırmızı tuğla duvarlarıyla göze çarpan Warsaw Barbian’ı göreceksiniz. Warsaw Barbian şehrin tahkimat sisteminin bir kaç kalıntısından biri. Bu kalıntılar aynı zamanda eski şehir ile yeni şehri birbirinden ayırıyor. Duvarların üzerine çıkıp şehir manzarası seyretmek ve fotoğraf çekmek ücretsiz 🙂

Eski Şehir Market Alanı ve Denizkızı Heykeli

Old Town’da görecekleriniz ana hatlarıyla böyle. Bunun dışında Krakowskie caddesinin arka paralelindeki Pilsudski meydanında Polonya’nın şehit askerleri için yapılan ‘ Tomb of the Unknown Soldier – Meçhul Askerin Mezarı‘ anıtından geçerek hemen ardında fıskiyeli havuzuyla sizi karşılayacak olan Sakson Bahçelerini ziyaret edebilirsiniz. Biz pazar günü ziyaret ettiğimizde, Meçhul Askerin Mezarı önünde devlet erkanının katıldığı bir tören ve saygı duruşu vardı. Park içinde ise ücretsiz müzik konseri veriliyordu. Fransız tarzındaki bu bahçede bir çok barok heykel, küçük bir yapay göl ve güneş saati bulunuyor.

Varşova’nın tarihi binalara ev sahipliği yapan güzel caddelerinden biri de ‘ Nowy Swiat Street’. Bugün çok sayıda cafe, mağaza ve restorana ev sahipliği yapan bir cadde. Palace of Culture and Science – Kültür ve Bilim sarayı, Nowy Swiat caddesinin arkasında yeni şehir içinde yer alıyor. Varşova’nın sembolik yapılarından biri olan bu 42 katlı bina, 1950’li yıllarda kominizm zamanında inşa edilmiş. Parade meydanının ortasındaki bu bina, halka Stalin’i ve Kominizm ile geçen 44 zorlu yılı hatırlattığı için pek sevilmiyormuş.

Eski Şehir – sağda Madam Curie Müzesi

Old Town’ın dışında yapılabilecek aktivitelerden biri şehrin en büyük parkı olan Lazienki Park ve parkın içindeki Lazienki Palace – Lazienki Sarayını ziyaret etmek. 17.yüzyılda park olarak tasarlanan yapının içinde saray binası haricinde, bir Greko-Romen amfi tiyatro ve limonluk da bulunuyor.

Yine tarihi şehir merkezinin dışında bulunan ve 17.yüzyılda inşa edilen yazlık saray – Wilanow Palace ziyaret edilebilir. Sarayı her perşembe ücretsiz olarak ziyaret edebiliyorsunuz.

Varşova aynı zamanda bir müzeler şehri. Varşova Ulusal Müzesi, Kopernik Bilim Müzesi, Chopin Müzesi, Madam Curie Müzesi, Polonyalı Yahudiler Müzesi, Varşova Ayaklanma Müzesi gezilebilecek müzelerden en başta gelenler.

Son olarak futbol maçları için 55 bin, konserler için 75 bin kişilik kapasitesi bulunan Ulusal Stadyumda muhteşem bir Rammstein konseri seyrettiğim için Ulusal Stadyum’u da görülecek yerler listesine ekliyorum 🙂

Özet olarak Polonya yemyeşil doğası, adım başı karşılaşabileceğiniz kocaman parkları, sakin ve saygılı insanları, doğal ve kültürel mirası, fiyatların halen ekonomik oluşu ile gezmeye, görmeye değer güzel bir ülke.

Polonya yeme içme deneyimlerimiz için ‘ Polonya’da ne yenir ‘ yazıma göz atabilirsiniz.

BEŞ GÜNDE POLONYA” üzerine 5 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s