YAVRU VATAN KIBRIS

44 yaşına gelip onlarca ülke, yüzlerce şehir gezip, bir kez dahi yavru vatanı görmemiş, hatta görmeye teşebbüs bile etmemiş olmamı hangi düşünce yapısıyla açıklayacağımı bilemiyorum. Bildiğim, geç kalmış bir yazı olduğu ve her Türk Vatandaşının imkanı varsa bir kez bu toprakları görmesi gerektiği.

GENEL:

Kıbrıs, Sicilya ve Sardinya’nın ardından Akdeniz’in en büyük 3. adası. Kıbrıs’a ilk insan yerleşimin cilalı taş dönemine uzandığı düşünülmekte. Kıbrıs’ta genel hatlarıyla ve sırasıyla Mısırlılar, Hititler, Mısırlılar, Fenikeliler, Asurlular, yeniden Mısırlılar, Makedonya İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Bizans Devleti, Emeviler , İngiltere krallığı himayesindeki Luzinyan Hanedanlığı, Cenevizliler, Memlüklüler ve Venedikliler hakimiyet kurmuşlardır. Kıbrıs adası 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmiştir. Bu dönemden sonra adaya yeniçerilerin yerleştirilmesi ile Türk nüfusu Rum nüfusunu geçmiştir. Osmanlının Ruslara karşı savaştığı 93 harbinde Osmanlıya yardım ettiği gerekçesi ile İngilizler önce Kıbrıs adasını kiralamış, Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı’na girmesini bahane ederek sonrasında adayı ilhak etmiştir. Ekim 1931 tarihinde adadaki Rumlar ‘enosis’ isteğiyle İngiliz Hükümetine karşı ayaklandı. Buna karşılık İngiliz Hükümetinin politikaları sertleşti. 1955 yılında Kıbrıslı Rumların kurduğu ENOKA örgütü, Birleşik Krallığı adadan çıkarmak için silahlı eylemlere katıldı. Bu esnada Türk halkı da silahlanmaya başladı. Taksim isteyen Türkler ile enosis isteyen Rumlar arasında da çatışmalar başladı. Ada 1960 yılında İngiliz yönetiminin çekilmesi ile bağımsızlığını kazansa da, Rumların Türklere karşı yaptığı baskı ve katliamların artması sebebiyle, Türkiye Cumhuriyeti 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatını gerçekleştirdi. Bu harekat sonrası adanın kuzeyi de facto olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını alarak, Türk hakimiyeti altına alındı. Günümüzde Kıbrıs’ın fiilen %59’u Rum kesimi tarafından kontrol edilmekte ise de, resmi olarak adanın tamamını yönettiği kabul edilmekte. Zira günümüzde dahi KKTC’ni tek tanıyan ülke Türkiye Cumhuriyeti.

Salamis Antik Kenti

KKTC’ne uluslararası toplum tarafından uygulanan ekonomik yaptırımlar sebebiyle, KKTC ekonomisi Türkiye ekonomisine bağımlı. Bu nedenle yavru vatan, Türkiye tarafından ekonomik, siyasi ve askeri manada desteklenmekte. Kuzey Kıbrıs, tanınmadığı için ithalat ve ihracatını Türkiye Cumhuriyeti üzerinden yapmakta. Buna karşın son 30 yılda adada turizmin gelişerek büyük otel yatırımları yapılması ve Kıbrıs’ta kurulan üniversiteler sebebiyle eğitim sektörünün gelişmesi, ada ekonomisini bir nebze rahatlatmıştır.

KKTC’nin kurulmasından sonra adanın demografik yapısı büyük ölçüde değişmiş, Türkiye Türklerinin adaya göçü, adadaki nüfusun İngiltere, ABD, Türkiye gibi ülkelere göçü sebebiyle adanın kuzeyinde yerli Kıbrıslı olmayan Türkiye Türklerinin nüfusu artmış.

Pasaport uygulaması kalktığından beri, kimlik kartı ile gidip gelmenin kolaylaştığı KKTC’ne, İstanbul Sabiha Gökçen’den Lefkoşa Ercan Havaalanına 1 saat 30 dakika süren bir uçuşla varmak mümkün. Anamur istikametinden Akdeniz’e uzanan uçaktan, ilk olarak yemyeşil Beşparmak dağları ve dağlar ile deniz arasında sıkışmış Kıbrıs’ın kuzey sahilleri göze çarpıyor. Tam ne de bereketli topraklarmış derken, Beşparmak dağlarının ardında kalan çorak topraklar görünüyor. Adeta İç Anadolu’yu andıran ağaçsız, kurak toprakların orta yerinde büyükçe başkent Lefkoşa karşımızda. Ardından uçağımız Lefkoşa’da bulunan Ercan Havaalanına iniyor. Havaalanı küçük olduğu için kısa sürede işlemlerimizi tamamlayıp havaalanından çıkıyoruz. Uçak-transfer-otel şeklinde paket tur satın aldığımız için transferimizi gerçekleştirecek transport aracı bulduktan hemen sonra, araç hareket ediyor. Aracımız tertemiz ve konforlu, üstelik dört kişi ile hareket ediyoruz. Tavsiye üzerine rezervasyon yaptırdığımız Girne Elexus Hotel Resort Spa ‘ya yarım saat içinde varıyoruz. Otele Lefkoşa Girne ana güzergahından değil, Beşparmak dağlarını aşarak, daha kestirme bir dağ yolundan gidiyoruz. Dağlara tırmandıkça her yer yeşeriyor, mis gibi çam kokusu geliyor burnumuza…

ELEXUS HOTEL & RESORT

Elexus 800 odalı, yepyeni bir beş yıldızlı otel. Standart odada kalmamıza rağmen, odamız ayrı bir oturma bölümünün bulunduğu, iki kademeli oldukça büyük ve konforlu bir odaydı. Hijyen ve yemek kalitesi en yüksek puanı hak ediyor. Deniz cam gibi, berrak ve temiz. Gerek kum plajında gerekse deniz üstü iskelesinde bol miktarda güneşlenme alanı mevcut. Deniz ile otel binası arasında devasa bir kot farkı var. Bu nedenle havuz başından denize inen asansörler yapılmış. Ana restoranın hem iç mekanı hem de dış mekanı oldukça büyük. Yer bulma sıkıntısı olmuyor. Lobi geniş ve ferah. Otelin uzun bir koridorla lobiden bağlantı kurulmuş olan Kongre merkezinin içinde bir balo salonu ve casino bulunuyor. Otel tam pansiyon plus sisteminde çalışıyor. Personel nazik ve ilgili. Otelin marketinde Girne merkezde bulabileceğiniz hemen her içki çeşidi mevcut ve fiyatlar Girne ile aynı. Şehirden taşıma zahmetine gerek yok. Otelin bence tek kusuru peyzajının çok cılız olması. Zira otelin bulunduğu bölgenin her iki tarafı da kayalık. Toprak çorak ve ağaçsız. Etraf yeterince ağaçlandırılmadığı ve güzel bir peyzaj yapılmadığı için, otel binası devasa bir beton yığını olarak göz zevkini zedeliyor. Bunun haricinde hemen her şey kusursuzdu diyebilirim.

Elexus Hotel

BELLAPAİS MANASTIRI

İlk gün öğlen vardığımız otelde deniz ve güneş keyfi yapıp, diğer iki gün Kıbrıs’ı gezmek için planlama yaptık. İkinci gün otelin halkla ilişkiler bölümünün yardımı ile günlüğü 500 TL. karşılığı bir vito minibüs kiraladık. İngilizlerden miras kalan sol şeritten akmakta olan trafikte seyir almayı gözümüz yemediği için, bizi şoför gezdirdi. İlk durağımız Girne şehrini çevreleyen dağların yamaçlarına kurulmuş olan Bellapais Manastırı oldu. Uzun bir tırmanış sonucu Beylerbeyi köyüne vardık. Köye varana dek, birbirinden güzel mimarilerle inşa edilmiş villaları seyrettik. Beylerbeyi Köyü eski bir Rum yerleşkesi. Manastır ziyaretleri sayesinde turistik bir köy haline gelmiş. Bu güzel rum köyünü gezdikten sonra, cüzi bir giriş ücreti ödeyerek Bellapais Manastırına girdik. Tarihi 12. yüzyıla özgülenen manastırın ilk sakinleri, Selahattin Eyyübi’nin Kudüs’ü fethetmesiyle Kudüs’ten kaçan Augustinian rahipleri olmuş. Günümüzdeki yapının büyük bölümü ise Luzinyan kralı tarafından 1267- 1284 yılları arasında inşa edilmiş. Manastır gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri. Adanın Osmanlı hakimiyetine geçmesi ile, manastır Ortodoks kilisesinin hizmetine sunulmuş. Ortodokslar, Kıbrıs Barış Harekatı yapılana dek, bu manastırın sadece kilise bölümünü kullanmışlar. Bu yüzden de yapının en bakımlı kalan kısmı kilisesi. Yapı, kilise, meclis odası, yemekhane, mutfak, mahsen, rahip yatakhaneleri gibi pek çok bölümden oluşuyor. Manastırda halen müzik konserleri ve sergiler düzenleniyor.

Bellapais Manastırı

KARMİ KÖYÜ

İkinci durak, ağırlıklı olarak İngiliz ve Alman nüfusa sahip olan Karmi Köyü oldu. Bu köyde tıpkı manastır gibi dağ yamaçlarına kurulmuş. Beylerbeyi köyünden inip, Girne istikametinde ilerledikten sonra yeniden dağların yamaçlarına doğru tırmanmaya başladık. Sağlı sollu İngiliz mimarisini yansıtan güzelim villaları seyrede seyrede Karmi’ye vardık. Yol daracık. Bazen tek şeride düşebiliyor. Karmi yani Karaman, adanın İngiliz sömürgesi olduğu yıllarda, çam ormanları ile kaplı bu bölgeye İngilizlerin yerleşmesi ile kurulmuş. Daha sonraki yıllarda İngiliz nüfusa Avrupalı ve Amerikalılar da eklenmiş. 1960’lardan itibaren, adadaki karışıklıklar sebebiyle İngilizler köyü ve adayı terk etmişler. KKTC’nin kurulmasından sonra, Türk Hükümeti köyün sakinlerine evleri onarmak koşuluyla yerleşim izni vermiş ve köy bugünkü güzelim halini almış. Akdeniz mimarisi ile inşa edilmiş şirin köy evlerinin her yanından mis gibi çiçek tarhları sarkan arnavut kaldırımlı köyde, son zamanlarda iki güzel cafe açılmış. Köy merkezinde bulunan Meryem Ana kilisesinin bahçesine aracınızı park edip, bol bayırlı sokakları yürüyerek keşfe çıkmalısınız. Herkes evinde olduğu için sokaklarda çıt çıkmıyor. Köyün en ilgi çekici objesi ise antika kırmızı İngiliz tarzında telefon kulübesi:) Üstelik telefon hala çalışıyor.

Karmi Köyü

GİRNE

Girne ve çevresi, KKTC’nin en önemli turizm kenti, aynı zamanda bir liman şehri. Beşparmak dağlarıyla çevrili bu yemyeşil güzel şehir, ne yazık ki tıpkı Türkiye’de olduğu gibi plansızca ve fazlaca betonlaşarak, çarpık bir şehir haline gelmiş. KKTC yazınca internette karşımıza çıkan ilk görsel olma özelliği taşıyan Girne Limanı, tam anlamıyla hayal kırıklığı yarattı bende. Venediklilerden kalma antik liman, bir turizm harikası olabilecekken, keşmekeş, bakımsız, izbe bir yer haline gelmiş. Limandaki sözüm ona restoran ve cafeler, pis ve bakımsız görünüyor. Belli ki belediye antik limanı denetimsiz ve kendi haline bırakmış. Antik limanın sonunda, Bizans ve Venedik esintileri taşıyan Girne Kalesi bulunmakta. Kalenin içinde Batık Gemi Müzesi ziyarete açık.

Girne Antik Liman

Limanın arka tarafında, çan kulesi şehrin her yerinden görülebilen Archangelos Michael Kilisesi göze çarpıyor. Ağa Cafer Paşa Camii ise Osmanlı döneminde yapılan ve şehir merkezinde bulunan bir tarihi yapı.

Şehir merkezinde pek çok alışveriş mağazası, yeme içme mekanları, otel ve casino var. Kıbrıs’ta alkollü içkiler üzerindeki vergiler az olduğu için Türkiye’den Girne’ye tatile gelen misafirler, marketlere akın ediyor. Bu yüzden Girne’de her türlü alkollü içkinin satıldığı büyük marketler mevcut. Alkollü içkinin yanı sıra Kıbrıs’ın meşhur hellim peyniri de çok satılan bir mamül. Yabancı lüks giyim markalarının ikinci, üçüncü sınıf replikalarının satıldığı mağazalara da adım başı rastlamak mümkün.

Girne’de üç özel üniversite bulunduğu için, Girne aynı zamanda üniversite öğrencilerinin de yoğun olarak bulunduğu bir şehir.

Girne’de yerel rehberimizin tavsiyesiyle hem turistlerin hem de yerel halkın tercih ettiği Ezic Peanuts adlı mekana gittik. Mekan çok şık, manzarası harika. Kayalıklarla Girne Kalesi arasında küçük bir koya konumlanmış. Etraf tamamen bakir. Sofraya sınırsız kabuklu fıstık ikram ettikleri için ‘peanuts’ ismini almış 🙂 Soslu kanatları şahaneydi. Merak ederek Kıbrıs’ın meşhur şeftali kebabı‘nı sipariş ettik. Gömlek adı verilen bağırsağa sarılıp ızgarada pişirilmiş yuvarlak köfteler benim için fazla ağırdı. Ne yazık ki sevemedim.

SALAMİS ANTİK KENTİ

Üçüncü gün, tur acentamızın düzenlediği geziye katılmak üzere Girne Çatalköy’de bulunan otelimizden ayrıldık. KKTC’nin yeni turizm beldelerinden olan Bafra bölgesinde bulunan beş yıldızlı otellerden başka misafirlerde alacağımız için, adanın en kuzey ucunda bulunan Dipkarpaz istikametinde uzunca bir süre yol aldık. Dipkarpaz, adanın en kuzey ucunda bulunan, koruma altında bir bölge. Bakir doğası ve altın kumları ile tanınıyor. Biz en kuzeye kadar yol almasak da, Tatlısu ve Kaplıca bölgelerini ve son yıllarda deniz kenarına inşa edilmiş yazlık siteleri görme imkanı bulduk. Deniz bu bölgede de muhteşem. Kaplıca’dan güney yönüne kıvrılarak Bafra bölgesinde bulunan Concorde Luxury Resort, Noah’s Ark Deluxe Otel, Kaya Artemis Resort ve Limak Cyprus Deluxe Otel’den misafirleri aldık. Akabinde 10 dakika mesafede bulunan, deniz kıyısındaki Salamis Harabelerinde aldık soluğu.

Salamis Antik Kenti

Gazimağusa şehrinin 6 km.batısındaki bu kent, 19 yüzyılda üstü ağaç ve toprak tabakasıyla kaplı iken keşfedilmiş. Aziz Barnabas ve Pavlus’un vaazlarına tanık olmuş bu önemli şehrin kuruluşunun M.Ö 11 yüzyıla uzandığı sanılıyor. Bulunan sikkelerden, kentin M.Ö 708 yılında Asurluların eline geçtiği, sonrasında Mısırlılar, Persler ve Makedonyalılar arasında el değiştirmiş. Şehir altın çağlarını Roma İmparatorluğu zamanında yaşamış. Salamis önemli bir liman şehri olmuş. Kentteki kalıntıların çoğu (gymnasium, tiyatro, senato binası, hamam, roma villası, sarnıç vs.) Roma dönemine ait. Yaşanan depremler şehre büyük tahribat vermiş ve sonunda MS.647 yılında başlayan Arap akınları sebebiyle halk şehri terk etmiş. Halkın yakındaki Mağusa şehrine göç ettiği düşünülüyor. Şehri kuzey, güney, batı yönlerden çevreleyen sur kalıntıları bulunmuştur. Harabeler, Türk – Yabancı turistler tarafından büyük ilgi görmekte.

AZİZ BARNABAS MANASTIRI

Aziz Barnabas, (asıl ismi Joseph) aslen Salamis’li bir yahudidir. Hukuk eğitimi almaya gittiği Kudüs’te havari Pavlus’la tanışmıştır. Pavlus’la Kıbrıs ve Anadolu’da hristiyanlığı yayma faaliyetlerinde bulunmuştur. Daha sonraları, Pavlus’la anlaşmazlığa düşen Barnabas’ın yolu, Pavlus’la ayrılmıştır. Memleketi olan Salamis’te kendi kilisesini kurmuştur. Zamanla kilise gelişerek manastır haline gelmiştir.

Hz.İsa ile direkt temasta bulunduğu düşünülen Barnabas’ın yazdığı ve binlerce yıldır tartışılan, yasaklanan Barnabas incili, Barnabas’ın öğretisini bizzat Hz.İsa’dan almış olması sebebiyle Hz.İsa’nın ölümünden çok sonraları yazılan diğer dört incilden ayrılmaktadır. Barnabas incilinde, Hz.Meryem’in normal bir insan olduğu, Hz.İsa’nın yeniden doğup dünyaya gelecek bir mesih olmadığından bahsedilmektedir. İşte bu nedenlerle de MS.496 yılında dönemin papası tarafından istenmeyen kitap ilan edilmiştir.

Barnabas, Kıbrıs’ta Suriyeli bir takım fanatik grup tarafından taşlanarak öldürülmüş, naaşı da bataklığa atılmıştır. Kuzeni John Mark, bir grupla Barnabas’ın naaşını buradan alarak, gizli bir şekilde bir mezara gömmüşler, Barnabas’ın göğsüne de ‘matta incili’ yerleştirmişlerdir. Aziz Barnabas’ın mezarı yüzyıllar içinde unutulmuş ve kaybolmuştur. MS.477’de piskopos Anthemios, Barnabas’ın mezarını rüyasında görmüş ve mezarı açtırmıştır. Mezardaki matta incilinden, buranın Barnabas’ın mezarı olduğu anlaşılmıştır. Günümüzde mezar, manastırın az ilerisindedir. 14 merdiven ile inilen bir mağarada, mezar yeri görülebilmektedir.

Aziz Barnabas Manastırı

1917-1976 yılları arasında manastırda görev yapan üç kardeş keşiş kendilerini manastırda ikona yapmaya ve boyamaya adamışlardır. 1976 yılında yaşlanarak emekliye ayrılan ve Güney Kıbrıs’a yerleşen keşişlerden sonra, manastırda dini faaliyetler sona ermiş ve manastır ‘ikona müzesi’ olarak ziyarete açılmıştır. Rahip yatakhanelerinden oluşan bölüm ise günümüzde arkeoloji müzesi olarak hizmet vermektedir.

GAZİ MAĞUSA

Luzinyanların, Venediklilerin ve Osmanlıların hakimiyetinde geçirdiği günlerin izlerini muhteşem eserlerle hala taşıyan Mağusa, eski şehir merkezi ile bir Malta-Valetta olmaya aday bir şehirken, ne yazık ki çarpık ve plansız yerleşimden nasibini almış. Mağusa, tarihi milattan önce üçbinlere dayanan, Ortadoğu ve Akdeniz arasında güçlendirilmiş bir limana sahip önemli bir ticaret şehri. Luzinyanlar, Cenevizliler ve Venedikliler tarafından yönetildikten sonra Osmanlıya geçen şehir, daha sonra İngilizlerin yönetimine geçmiştir. Kıbrıs Harekatından sonra şehir ‘Gazi’ ünvanını almıştır.

Mağusa eski şehir meydanı

Görkemli eserlere ev sahipliği yapan Mağusa, şehrin hemen her yerinden göze çarpan St.Nicholas Katedrali ile göz dolduruyor. 1298-1312 yılları arasında Luzinyanlar tarafından inşa edilen katedral, eşsiz gotik mimarisi ile Akdeniz’in en görkemli yapılarından biridir. Lüzinyan kralları, önce Lefkoşa’da St. Sophia Katedrali’nde Kıbrıs Kralı, sonra da Mağusa’da St. Nicholas Katedrali’nde Kudüs Kralı olarak taç giyerlermiş. 1571 yılında Osmanlıların adayı hakimiyet altına almasıyla katedral, Lala Paşa Camii adıyla müslümanların ibadetine açılmıştır. Katedral oldukça iyi korunmuş olup, bilhassa batı kapısındaki gotik mimari çarpıcıdır. Kapının hemen yanındaki tarihi cümbez ağacının yapıyla aynı zamanda dikildiği söylenmekte. Bir tür incir çeşidi olan meyve ağacı, yılda yedi kez meyve vermekteymiş.

St.Nicholas Katedrali ana cephe ve tarihi cümbez ağacı

Katedralin bulunduğu meydanın hemen karşı tarafında tarihi kalıntılar göze çarpıyor. Bu kalıntılar Venedik Sarayı ‘na ait kalıntılar. Luzinyanların kraliyet sarayı olarak inşa ettiği yapıdan, ne yazık ki günümüze sarayın L biçimindeki batı kısmı ve üç kemerli giriş gelebilmiş.

Yine aynı meydanda göze çarpan diğer bir yapı, Venedik Sarayının avlusuna inşa edilmiş olan iki katlı tarihi bir bina. Bu binanın alt katında avluya açılan bir mahsen, üst katında da iki oda bulunmakta. Namık Kemal, İstanbul’da ‘Vatan yahut Silistre’ oyununun gösterilmesinden sonra göz altına alınmış ve 1873’te Kıbrıs’a sürgüne gönderilmiştir. Bu binada hapsedilmiş olmasından ötürü yapı Namık Kemal Zindanı olarak adlandırılmış. Kısa bir süre alt kattaki mahsende tutulan Namık Kemal, dönemin paşasının izniyle üst kata çıkarılmış, 1876 yılında da affedilerek salınmıştır. Yapı, Namık Kemal Müzesi olarak ziyarete açıktır.

Venedik Sarayı’nın yanında kalıntıları bulunan yapı 1226 yılında yapılan St. Francis Kilisesidir. Şu an yapı harabe durumdadır.

St.Peter ve St.Paul Kilisesi eski şehirde taş işçiliğiyle göze çarpan ve günümüze dek gelebilmiş bir yapı. 1571 yılında camiye çevrilen yapı, Sinan Paşa Camii ve Buğday Camii olarak adlandırılmakta.

Bunun dışında Mağusa’da Nestoryen Kilisesi, Latin St.George Kilisesi, İkiz Kiliseler, Ayia Zoni Kilisesi, St. George Grek Kilisesi, Stavros Kilisesi, St.Anna Kilisesi, Karmelite Kilisesi, Maraş Ayios Yuannis Kilisesi de görülmeye değer yapılardan. Bir rivayete göre, Mağusa’nın zengin ve görkemli dönemlerinde her mahallede bir kilise bulunurmuş. Küçük bir şehirde bu denli çok dini yapının günümüze gelmesini, bu rivayet açıklıyor sanırım.

İlk olarak Luzinyanlar tarafından inşa edilen, daha sonra Venedikliler döneminde sağlamlaştırılarak ilaveler yapılan Mağusa surları, Osmanlıların şehri alırken yoğun bombardımana tutması sebebiyle ağır hasar görmüş, sonrasında yine Osmanlılar tarafından bir kısmı onarılmıştır. 14.yüzyılda Luzinyanlar tarafından inşa edilen Othello Kalesi, Mağusa kentinde bir iç kale olarak kullanılmış olup, iyi durumdadır. Kale içerisinde bulunan salon, günümüzde pek çok sergi ve etkinliğe ev sahipliği yapmakta. Şehrin iki orijinal şehir kapılarından biri Ravelin (Kara Kapısı) diğeri ise Porta Del Mare (Deniz Kapısı) olarak adlandırılmış. Şehre giriş bu kapılardan sağlanmakta olup, günümüzde her iki giriş kapısı da iyi korunmuş durumda.

Şehirde Osmanlılar zamanında yapılan türbeler ve hamam kalıntıları gibi pek çok eser daha bulunmakta. Saymakla bitmeyecek kadar tarihi eser bulunan bu kadim şehir, çarpık kentleşme ile birlikte albenisini yitirmiş görünüyor. Umudum en azından gelecekte eski şehir merkezinin çirkin yapılardan arındırılarak, daha güzel bir çehreye büründürülmesi.

KAPALI MARAŞ

1974 yılından beri zamanın durduğu yer olan Kapalı Maraş, beni çok etkileyen, ürperten bir şehir olmuştur. 2020 ağustos ayında sahil kesiminin açıldığını duyunca, heyecandan yerimde duramaz olmuştum. Daha önce nedense merak etmediğim Kıbrıs’a, bu haberi duyduktan bir yıl sonra gittim. Gördüm ki aslında sadece sahil kesimi değil, şehrin iç kesimlerinin de bir kısmı asfaltlanarak turistlerin ziyaretine açılmış.

Maraş ziyaretimden bahsetmeden önce Kapalı Maraş’ın kısa bir tarihinden ve öneminden bahsetmek istiyorum. Kapalı Maraş diye adlandırdığımız bölge, Magusa şehrinin dış kesimlerinde bulunan ve uzun bir sahil şeridini kaplayan bir bölge. Ayrı bir şehir değil. Rumlar Magusa’nın dış kesimlerinde kalan bu bölgeyi ‘Varoşa’ yani şehrin dış kesimi diye adlandırmışlar. Zamanla bu bölge gelişerek Akdeniz’in en ünlü turizm merkezlerinden biri haline gelmiş. Öyle ki, Kıbrıs Harekatından önce, Rumların turizm faaliyetinin %58’i bu bölgede imiş. Bölgede yalnızca Rumların değil, İngilizlerin ve başka yabancı yatırımcılarının da otelleri ve mülkleri bulunuyor. Maraş, boşaltılmadan önce 40 büyük otel, onlarca küçük otel ve 4.000 civarında konut varmış bölgede. Lüks ürünler satılan mağazaları, son model otomobil galerileri, tiyatro ve sinemalar, kumarhane ve gece klüpleri ile bir cazibe merkezi haline gelen Maraş, dünyaca ünlü aktör ve aktrislerin de uğrak mekanıymış. 1974’de yapılan ikinci harekat ile bu bölge Türk Silahlı Kuvvetlerince ele geçirilince, bölgede yaşayan halk, özel eşyalarını dahi alamadan bu bölgeyi terk etmiş.

Kapalı Maraş

Harekattan sonra bölge Türk tarafında kalmasına karşın, yerleşime açılamamıştır. 1974 yılından 2020 yılına dek de askeri bölge olarak fotoğrafının dahi çekilmesinin yasak olduğu bir bölge olarak kaldı. Bu bölgenin yerleşime açılamamasının ana sebebi ise mülkiyet problemi. Milyon dolarlık yatırımların yapıldığı bu bölgenin sözde mülkiyeti, İngilizler, Rumlar ve diğer yabancı yatırımcılara ait. Dünya kamuoyunda Türkiye aleyhinde büyük baskıya sebep olacak olası Türk yerleşkesine Türkiye Cumhuriyeti kalkışmamış ancak Türk tarafında kalan bu bölgeye Rumların da gelmesine izin vermemiştir. Aslında mülkiyet sorununun daha da derinine inilecek olur ise, Türkiye Cumhuriyeti Kapalı Maraş topraklarının tamamının vakıf malı olduğunu, dolayısıyla da Türk toprağı olduğunu savunmaktadır. Zira Osmanlı İmparatorluğu’nun bu toprakları yönettiği dönemde Kapalı Maraş bölgesinin tamamının Lala Mustafa Paşa Vakfı, Abdullah Paşa Vakfı ve Bilal Ağa vakfı olmak üzere üç vakfa ait olduğu bilinmekte. Türkiye Cumhuriyeti, bunu ispat eden vakıf senetlerinin ve İngiliz idaresi döneminde bu arazilerin haksız ve hukuka aykırı şekilde Rumların ve İngilizlerin mülkiyetine geçirildiğini ispatlayan İngiliz tapu senetlerinin elinde olduğunu beyan etmektedir. Zira Maraş bölgesi ziyarete açılmadan önce yaklaşık sekiz milyon belge incelenmiş, envanter çalışması yapılmış ve bilgisayar ortamına aktarılmıştır. İngiliz Hükümetinin Rumların, İngilizlerin ve diğer yabancıların mülkiyetine geçirdiği taşınmazlar Vakıf malıdır ve aslında yapılan kazandırma mülkiyetin devri değil, yalnızca kullanma hakkıdır. İşte Maraş sorunu bu nedenlerle giderilememiş ve bölge 1974 yılından beri hayalet şehir olarak kalmıştır.

Kapalı Maraş sahil

2020 yazından beri sahil şeridinin küçük bir kısmı ile şehrin asfaltlanmış bazı caddeleri yürüyerek ya da kiralanan bisikletlerle gezilebiliyor. Artık fotoğraf ve video çekimine izin veriliyor olsa da, Birleşmiş Milletler’e ait binanın fotoğraflanması yasak. Aksi halde görevli askerler kamera ya da cep telefonunuzu istiyor. Bölgede Birleşmiş Milletlerin kullandığı bina, Ordu evi ve kız öğrenci yurdu dışında yaşama dair bir emare yok. Binalar metruk. Bazılarının içinde hala eşyalar bulunuyor. Zamanında çok lüks olduğu anlaşılan bahçeli villalar var. Dükkan tabelalarında 1970’lerin markalarını ve logolarını görüp hüzünleniyorsunuz. Sahilin ise büyük kısmı kapalı. Girmeye izin verilen bölümden kilometrelerce uzanan kumsalı ve sahil şeridindeki farklı yüksekliklerde devasa otel binalarını görebiliyorsunuz. Kapalı Maraş bölgesi her ne kadar zamanın gözde ve ünlü bir turizm merkezi olsa da, 1970’lerin çarpık beton furyasının bariz örneklerinden. Zira bazı oteller kumsalın bizzat üstüne inşa edilmek suretiyle kumsal katledilmiş. Bu yüksek binalar, güneşin sahile gelmesini de engellemiş. Yapımı yarım kalmış onlarca otel de bölge kapanmasa idi beton yığınlarının daha da artacak olacağının habercisi. Bu bölge yeniden ayağa kaldırılacak olsa, milyarlarca dolarlık bir bütçe gerekeceği ve bunun finanse edilmesinin de oldukça güç olduğu gerçeği göze alındığında, bu bölgenin belki de daha onlarca yıl unutulmuş ve terk edilmiş kalabileceği ortada…

YAVRU VATAN KIBRIS” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s